6 Aralık 2011 Salı

Merhaba

Okurlarına karşı sorumluluk duyan blog yazarlarını anlamıyorum. Yazdıklarımız bir tür günlük en nihayetinde, konu her ne olursa olsun bize dokunanları, bizi değiştirenleri yazıyor; çevremize uzanıyoruz, bir değişiklik yaratmak için. Hintliler evrenin bir tür sıvıdan oluştuğunu canlandırırlar gözlerinde, her hareket sıvı içerisinde bir dalgalanmaya yol açar ve hislerimiz, kontrol edemediğimiz heyecanlarımız, çevremize bizi "ben" olarak tanıtan akımın bir parçasıdır. İçinde sürüklendiğimiz bir nehir içerisinde farklılık yaratmak için orayı burayı çekiştiriyoruz, bir değişiklik yaratacağımıza inanmak için her şeyi nehrin dışındaymış gibi ele alarak.

Dil kusurlu bir şey, ama sizin daha fazla başınızı ağrıtmadan konuya döneyim. Biz yazanlar ve siz okuyup kendini yazdıklarımıza açanlar, hepimiz yalnızız, belki de bu yüzden tarihin en teşhirci toplumunun bir parçasıyız. Elbette ki teşhirci olsak da güzel yanlarımızı göstermeye çalışıyoruz, bir kadın nasıl selülitlerini saklayıp - karşısındaki kişinin hayal gücüyle eksiklerin tamamlanması için çabalıyorsa, bir yazar da derin görünmeli, entelektüel görünmeli ya da hiç umursamıyor gibi görünmeli nasıl göründüğünü.


Herkes umursar, ama siz bunu bir anlığına unutmuş gibi yapın olur mu?

Blog aleminde farkettiğim bir şey var, herkes kendi fikrini - ve bir "kendi" fikrini, fazlasıyla ciddiye alıyor. Habermas ve kamusal alan muhabbetlerine girmekten kendimi alıkoyarak kısa keseyim: biz bireyleri kendilerine yabancılaşmış futbol endüstrisinin tüketici neferleriyiz. Ortaya koyduğumuz ciddi mesai, sınırları belli bir evrende, çözümlere ve doğrulara ulaştığımız hissini vererek bize, bir armağan veriyor: Bir şeyleri anlıyoruz; bir şeyleri biliyoruz. Bu garip yaşamda pek de sahip olmadığımız bir lüks bu.

Yaşam çoğu zaman; ciddi bir şey anlatırken lafını münasebetsiz şakalarla kesen bir arkadaş gibi, bazen ise dostane bile değil. Futbolu belki de bu yüzden seviyoruz, futbol bizi şaşırtsa da kendini fazlasıyla ciddiye alıyor, ne kadar ciddi olursak olalım, bildiğimizi hissettiriyor bize, emin oluyoruz. Top iki direk arasından geçip hakem orta yuvarlağı gösterdiği zaman, bütün agnostikler ve agnostiklerden neden nefret ettiklerini bilmeyenler diyaframlarını yırtarcasına bağırıyor - mutluluk bu değilse nedir ki? Tabii her güzel şey gibi bu his de bitiyor...

Aylar önce katıldığım bir blog'a neden bu kadar geç yazıyorum ilk yazımı? Futbol seyretmek gelmiyor ki içimden... Heyecanlanamıyorum artık kolay kolay, hamleler görüyorum sahada, rakamlar, bir bütünlük içermeyen hareketler... Hele ki Galatasaray maçlarında; Madame Bovary'i okurken sıkılmadığım kadar sıkılıyorum desem yeridir.

Şikeymiş, playoff'muş derken heyecanlanamıyorum artık. Messi ve Ronaldo'nun gösterabilerepipinivari sidik yarışı beni heyecanlandırmıyor. 60-70 gol atmaları umurumda değil, ne bileyim belki de yaşlanıyorum.

Belki de artık televizyonun karşısına geçip küfrettiğim adamların birer insan olduğunu anladığımdandır sıkılmam. Her şey siyah-beyazken öyle güzeldi ki. Küçük Mustafa'nın Roma'ya attığı gollere sevindiğim kadar sevinebilir miyim bugün kazanılacak bir Şampiyonlar Ligi kupasına? Pek sanmıyorum.

Ama yine de seyrediyorum şu mereti, belki geçmişime duyduğum özlemdir, belki yuvarlak cisimlere duyduğum ilgiden. Belki de çim kokusunu sevmemden.

Bu bir futbol bloğu olduğuna göre bir ahkamla konuyu kapatmam yerinde olacaktır zira konuşarak bir yere varacakmış gibi durmuyorum:

Galatasaray yönetiminde olsam, Reyes, Riera gibi adamlara bu meblaları yatıracağıma; Ömer Toprak ve Serdar Taşçı'nın ağzından girer burnundan çıkar onları getirir; önümüzdeki 8 senemi sağlama alırım. Sahaya çıkacak 6 Türk oyuncunun 4'ü defans olduğu zaman Türkiye'deki futbol pazarındaki arz talep dengesizliğiyle muhattap olmak durumunda da kalmıyorsunuz. Gökhan İnler ve Nuri Şahin trenleri çoktan kaçtı. Eren Derdiyok, Samed Yeşil ve Mevlüt Erdinç trenleri de hareketlendi yakında onlar da yol alır. Belki İlkay da ayartılabilir - kaçar gibi oldu ama yolda arıza yaptı o tren - pek sanmıyorum ama, bir yoklamakta yarar var.

Hiç yorum yok: