22 Aralık 2011 Perşembe

Demokrasi

Bu şike olayı patlak verdiğinden beri açmadan ağzımı oturdum. Suçların sabitlenmesini bekledim - cezaların verilmesini - insanların ilk tepkilerini vermelerini...


Ergenlikte reaktif bir adamdım - her söylenilene karşı çıkar, polemik yaratır, yarattığım polemiklerden keyif alır; büyük bir şevkle tartışırdım. Ama tartışmanın heyecanında ego gösterisi yatar. Entelektüel bir alan belirleme savaşı gibidir - çıkar kendi alanına işer - alanını korumak için kelimelerle savaşırsın.

Bu eylem üst yapı yönetimlerinde yapıldığı zaman kitleleri aynı tartışmanın içine çekme gayesi ararım altında. Dikkat dağıtma - insanları ötekileştirme gibi çok faydalı işlevleri vardır zaar. Biliyorum ki demeçleri biraz da bu bağlamda değerlendirmek lazım. Kimsenin fikir alışverişi yapmak gibi bir niyeti yok, bu bir tür soğuk savaş.

Kaldı ki bilinçli suskunluğumu bozacak kadar tahrik edildim sonunda. Başlarım şikesine - kavramların içini oyup makro düzeyde insanların ayarlarıyla oynamayın bir zahmet dedim içimden. Sonra da içim dışım bir neden buraya dökülmüyorum ki dedim kendime - ve işte buradayım.

Sabrı olmayanlar için mevzuyu kısaca özetleyeyim. Nihat Özdemir kişisi, Galatasaray yönetimine laflar hazırladığını, yasaya onların da ihtiyaçları olduğunu, zaten rızaları olmasa da yasanın geçeceğini, demokrasilerde çoğunluğun istediğinin olduğunu söyledi; haliyle bana da tik geldi.

Şimdi, Galatasaray tepeden tırnağa kokuşmuş olabilir, olmaya da bilir. Konumuz bu değil - bu yukarıda bahsettiğim dikkat dağıtma husuna giriyor. Spekülasyon üzerinden tartışmanın alanını çok basit bir hamleyle rakibin üzerine kaydırıyorsun - bu şekilde karşı taraf kendini savunurken asıl mühim olan meseleye odaklanamıyor. Antik Yunan'da bunu Retorik 1.0.1 dersinde gösteriyorlarmış; neyse.. Rızaları olmasa da yasanın geçeceği de evet aşikardır, olgudur; bunu dile getirmesi elindeki politik gücün şovunu yapmasıdır. Çok doğal burada da bir sorun yok...

Ama demokrasi tanımı yaparken bir dur demek lazım. O tanım sadece futbol kodamanlarına değil, hepimize lazım. Çünkü bu kodamanlar konuşurken onları sadece okuma yazmayı gönüllü olarak yapanlar değil, senelerce gazeteleri kupon toplama aracı olarak görmeye şartlandırılmış bir yığın da dinliyor. Kaldı ki bu adamların sorgulama ve analiz kapasitelerinin dünya genelinde olduğu gibi - çok da parlak olduğunu söylemek için, içine Polyanna kaçmış olmak lazım. Kitleler aptaldır demek gibi cürette bulunmayacağım, ama kitleler düşünmeyi sevmezler, çünkü faturaları yetiştirmek, dizilerini takip etmek, çocukların okul masraflarını düşünmek, ellerindeki bütçeyle 4 kişiye yetecek bir yemeği her gün nasıl pişireceğini düşünmek gibi, daha mühim ihtiyaçlar peşinde koşarlar. Gündemleri farklıdır. Rakip taraftarlarla dalga geçmek, dedikodu yapmak gibi ikincil gündemleri de uyuşturucu etkisiyle yaşamlarında büyük bir yer taşır, bu kişileri mental açıdan stabil tutar.

Hor görülecek bir durum olmamasıyla beraber, kitlelerde yönlendirilme eğilimi vardır. Bu yüzden parlementer demokrasi dediğimiz olgu - demokrasi olarak idealize ettiğimiz kavram ile örtüşmez. Hitler'in Almanya'sı da parlementer bir rejimdir, Mussolini'nin İtalya'sı da. Birilerinin kağıtların üzerine damga basıyor olması o rejimi daha az veya daha çok demokratik yapmaz.

Demokrasi insanların yönetimi-gücü anlamına gelmekle birlikte - bu gücün direkt veya indirekt kullanımı söz konusudur. Parlementer demokrasilerde güç bir gruba veya kişiye ihale edilir. Bu kişinin elindeki propoganda araçlarının gücü ( bkz. eğlence endüstrisi; spor endüstrisi ) bu gücün ihalesindeki bilinç seviyesini doğrudan etkiler. Bütün bir nesle 1 yaşından 20 yaşına kadar unicorn'ların olduğunu ve hepimizi yönetecek erdeme sahip olduklarını elinizdeki her medyum ile telkin ederseniz, ülkeyi de başına boynuz yapıştırılmış bir beygire yönettirebilirsiniz gayet. Rasyonel bağ - entelektüel birikim dediğimiz şeyler relatiftir - bir konsept tamamen gerçek dışı ama tutarlı olabildiği gibi bilgi dediğimiz şeyi de elementlerine ayırdığımızda en temel birimin inanç nesneleri olduğunu görürüz. ( Geleneksel bilgi tanımı JTB = justified true belief olarak geçer ki bu tanım da bir çok sorunla cebelleşmektedir - ama konumuz değil es geçelim )

Demem o ki: indirekt demokrasi dediğimiz olgu defacto demokratik bir yapıya işaret etmez. Bu yüzden modern demokrasi tanımları, azınlığın haklarının korunması, her grubun eşit bir şekilde temsil edilmesi gibi başka şartlar koşarlar bir yapının demokratik olarak adlandırılması için. İdeal demokrasinin gerçeklikte karşılığı zaten olmadığı gibi - her ideal değerler bütünü gibi demokrasi de bir yönelimi ifade eder. Pratik bir gerçekliği değil.

Haliyle demokrasi kavramının çoğunluk oyunun geçerliliğine indirgenmesi Sayın Özdemir için küçük ama muhtemel sonuçları büyük bir "sıçış"tır. Aynı düşünce yapısı anayasayı da halk oylamasına sunup %50 arar, yarın öbür gün %50'yle rejim de değiştirir. Sonra siz ama demokrasi ama çoğunluk diye kalırsınız. Demokrasi; azınlığın temsili - korunması, altyapının üst yapıya aktif bir şekilde katılması, bireylerin devlet yapısından değil - devletin toplumu oluşturan her bir bireyden korkması gibi çok temel ilkelerle anlam bulur.

18 üyesinin 15'inin ekonomik olarak diğer üçüne muhtaç olduğu bir düzende. Bu Kodaman üçlünün iki ayağı tehdit altına girince diğer üyelerin kendi ekonomik refahlarını korumak için kendi temsil haklarını diğer ikilinin çıkarlarına paralel olarak kullanmalarından doğal bir şey olamaz. Bu, en ilkel haliyle politikadır. Ancak kulüp temsilcileri futbol kamuoyunu değil, futbol kamuoyu içerisindeki 18 derneğin - 18 çıkar odağının - bireysel çıkarlarını temsil etmektedirler - Galatasaray'ı da ayırmıyorum; Galatasaray durum içerisindeki rolüyle bir demokrasi savaşçısı değil, konumu ve iç dinamikleri nedeniyle koyması gereken şerhi koyan bir oyuncudur; William Wallace değil, savaştan başka bir çaresi kalmamış Churchill olabilir ancak.

Haliyle temsilciler, temsil ettikleri şeyin çıkarlarını korurlar - sorun öncelikle neyi temsil ettikleridir nasıl temsil ettikleri değil.

Sayın Özdemir temsil görevini en iyi şekilde yapmakla birlikte - demokrasi tanımı ile maksadını aşmıştır - ya da Türkiye'deki demokrasi algısını en iyi şekilde yansıtmıştır. Ben, naif bir şekilde durumun ilki olduğuna inanmak istiyorum.

- içimdeki Polyanna'yı kussam fena olmayacak.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Ayrıca şamp. ligine katılamadıkları için mi sattılar o kadar yabancıyı? Geçen senede katılamamışlardı, ne değişti? Yönetimin çapsız olduğunu söylemek mümkün mü?

erk dedi ki...

Benim derdim bireylerle veya kurumlarla değil; kavramlarla. Kötü bir yönetici olabilirsiniz, kötü bir insan olabilirsiniz; dünya kadar var. Adnan Sezgin, çok mu iyi bir yönetici idi?

Ama bir takımı kötü yönetmek başka bir şey, yargıdan istediği kararı çıkarmak için toplum algısı ile oynamak bambaşka bir şey.

Kaldı ki ben Nihat Özdemir'in kötü bir yönetici olduğuna da inanmıyorum. Kendisi Fenerbahçe'nin medya sorumlusu ve şu güne kadar Fenerbahçe'ye yöneltilen suçlamaları yönlendirme görevini kusursuza yakın bir şekilde yerine getirdi.

Benim sorun ettiğim bunu nasıl yaptığı. Gol attı diye rakip forveti suçlayamazsınız, ama gol atarken çiğnediği başka değerler üzerinden pekala eleştirebilirsiniz.

Yabancıları satma mevzusuna gelince - ben bir Galatasaraylı olarak yabancıların satıldığına değil, gittiğine - Fenerbahçe yönetiminin de durumdan azami kar etmeye çalıştığına inanıyorum.

Fenerbahçe yönetimindeki insanlardan tavırları nedeniyle çok da haz etmesem de - bu süreçte daha bir iş nasıl çıkartılabilirdi bilemiyorum.

Haliyle ben, çapsız olduklarını söylemezdim; sadece ağızlarından çıkanın nereye gideceğini düşünmüyor veya umursamıyor; günü kurtarmaya çalışıyorlar.

Birilerinin yol açtıkları hasarı tespit etmesi lazım, ama herkes sidik yarışına odaklanmış durumda.

Dediğim gibi bu siyah/beyaz bir mesele değildir; çevremdeki Fenerbahçelilerin de ne kadar üzüldüklerini/sinirlendiklerini gördüm. Bu adamların ayarlarıyla bu kadar oynamaya kimsenin hakkı yok. Farketmedikleri şey, verilecek muhtemel bir küme düşürme cezasının kendi yararlarına olacağı. Böyle bir ceza verilecek ki kimse bir daha cüret edemeyecek böyle bir halt yemeye; bir daha böyle bir şey yaşamak zorunda kalmayacaklar. Cezalarını çektikleri için ne var cezamızı çektik diyebilecekler... Yarın öbür gün şaka gibi 20-30 puan silinir de uefa playoff'larına falan katılırlarsa. İşte o zaman o vicdani yükün altından bir nesil kalkamaz.